KÜRT HAREKETİ -1- Destan Ve Ağıt
İdris KÖYLÜ
“Kürt hareketine yakılan lirik destanın trajik bir ağıta dönüşmemesini umuyoruz”
Kitle dergisinin muhtelif sayılarında yayımlanan “Bizim oğlanlardan devşirme oğlanlara, Türkiye’de karşı devrim süreci,1980-2008” başlıklı yazımızda,
{Bakınız: http://www.bluemirrow.com/forumdisplay.php?f=425 Türkiye'de Karsi devrim süreci }tartışmaya çalışacağımız bu yazının ipuçları verilmiş, ancak konunun dağılmaması için, tartışma konusunun ayrı bir yazı dizisi olarak irdelenmesi gerektiği düşünülmüştü. Tartışılan konunun, evrensel ölçekte yaşanan olayların “sınıf mücadeleleri” ilişki ve çelişkileri kapsamında cereyan ettiği ve “akademik araştırma derinliğinde” olduğunun bilincindeyiz. Ancak, gerek zaman açısından gerekse olanaklar açısından yazımız bir akademik araştırma boyutunda olmayıp, yakın tarihsel sürecin “gösterilmeyen, üstü küllendirilmeye çalışılan” sınıfsal karakterine işaret edilmekle yetinilecektir. İşaret edilmeye çalışılan evrensel boyutta cereyan eden sınıf ilişki ve çelişkilerinin ülkemizdeki özgün görünümü “Kürt sorunu” olarak tekilleşmiş ve gündemin belirleyici yanını oluşturmuştur. Artık “iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın, ilericilik ve gericiliğin” ölçeği Kürt sorunu karşısında alınan tavırdır. Konunun bu yönünün yerküre ölçeğinde yaşanan emperyalist/kapitalizmin ilişki ve çelişkilerinin bir parçası ve doğal uzantısı olarak değil de, yalnızca tekil görünümünün, etnik ve ulusçu yanının, yaşananlardan ayrı, soyut olarak ele alınmasında ısrarcı olanların, sistem ölçeğindeki gelişmeleri kavrayıp, uygun ve tutarlı tavır takınmaları beklenemezdi ve bugünkü kavrayış ve görünüm de budur. Bilinen anekdottur: Devrimciler arasında devrimci hareketin stratejisinin “köyden şehirlere mi, şehirlerden köylere” mi olacağı konusunda hararetli tartışmaların yaşandığı günlerde Kemal Tahir yılların birikimiyle tartışma içindeki devrimcileri Emperyalizmin gücü konusunda uyarmaya çalışır. Emperyalist/Kapitalizmle mücadelede devrimci örgütlenmenin yetersizliğini, kitlesel bağların zayıflığını, mevcut örgütlenme ile savaşmaya kalkmanın yenilgisinin ağır olacağını ve sistemin devrimcileri acımasızca yok edeceğini söyler, uyarı üstüne uyarılar yapar. Tartışma o noktaya gelir ki, neredeyse Kemal Tahir, “zaten devrimci olmamakla” “Osmanlı hayranı olmakla” ve bir adım daha gidilerek “hain” olarak suçlanır. Kemal Tahir nihayetinde uyarılarına verilen suçlayıcı tepkilere dayanamayarak o meşhur veciz sözünü eder: “ Emperyalizm adama bokunu yedirtir”…
Elbette Türkiye devrimci hareketi “ nasıl yapılacağına” ilişkin bu dönemin devrimcilerinin mücadele yolu ve azminden çok şey öğrenmiştir. Ancak, düşmanın gücünü bilmemek, farkında olmamak, ya da küçümsemek farklı şeydir, düşmana çanak tutmak, yanında yer almak farklı şeydir. Dünün devrimcilerinin yenilgi sebeplerinin Emperyalist/ Kapitalizmin gücünün küçümsenip küçümsenmediğine bağlanması elbette tartışılır, tartışılmalıdır. Ancak bugün gelinen noktaya ortaya konan tavrın, bilip bilmemekle ilgisinin olmadığını, tersine “bilinç” çerçevesinde hareket edildiğini, deney ve tecrübe yetersizliği ile açıklanamayacağını, emperyalist merkezlerin emir ve direktiflerine harfiyen uymak olduğunu söylemek insafsızlık olmayacaktır.
Güncel olana bakarak el ovuşturmalar, sistemin “hükümet kanadıyla” “silahlı gücü” arasındaki uyuşmazlığı “demokratik gelişme” olarak değerlendirmeler, değerlendiricilerin bir yanılgısı sorunu değil, sistemdeki gelişmelere ayak uydurma ve sisteme bilinçli olarak payanda olma sorunudur. Yine Kim-İl Sungu’un, o tarihi saptaması hatırlanmalıdır. Çin ile SSCB arasındaki uyuşmazlığa ilişkin bir söyleşisinde hangi tarafta olduğu sorusuna Kim-İl Sung’un yanıtı “ bize sıkça sorulan soru bugün ideolojik olarak çatışma noktasında bulunan Çin Halk Cumhuriyeti ile SSCB arasındaki uyuşmazlıkta hangi tarafta olduğumuzdur. Biz, Marksizm’e -Leninizm’e, insanlığın biricik kurtuluş ideolojisine inanıyoruz ve Marksizm-Leninizm’e tarafız. Gerek SSCB gerekse Çin Halk cumhuriyetinin oturduğu dört ayaklı sandalyenin birer ayağı çürüktür, Marksizm-Leninizm’in dört ayağı sağlam sandalyesi dururken birer ayağı sakat sandalyeye oturmak niye!!!...”.
Bugün bütün kavramların Emperyalist/Kapitalizmin demagog ideologlarınca ters yüz edildiği, kitlesel pasifikasyonun ve sisteme siyasal, politik ve kültürel yedeklemenin sağlanmasında bütün iletişim araçlarının, yazılı ve görsel basının, kısaca bütün medyanın olanaklarının sınırsızca seferber edildiği, Demokratik kitle örgütlerinin “sivil toplum kuruluşları” adı altında hizmete sokulduğu, AB ve ABD kaynaklı sivil görünümlü karşı devrimci örgütlerin özellikle emperyalist/Kapitalizmin dolaylı ya da dolaysız sömürgesi olan ülkelerde “insan hakları” “demokrasi” “demokratikleşme” adına niçin sınırsız para kaynaklarını seferber ettiğinin geniş kitlelerce hiç olmazsa “merak edilmesinin engellenmesi için” sistem bütün sınırsız olanaklarını seferber etmiş durumdadır ve kitleler bu bilinç köreltilmesinin yoğun bombardımanı altındadır. “Kürt sorunu” bu ortamda “ sınıfsal temelinden” soyutlanarak ve giderek salt “etnik kökene” indirgenerek “aciliyet” notuyla gündemin başköşesine oturtulmuştur. Sokaktaki insanın bilincine yansıyacak kadar aleniyetleşen, hükümet etme görevi ABD ve AB tarafından verilen AKP iktidarının “Kürtleri bu kadar sevmesi”ne, “açılım üstüne açılım yapmasına” akıl ermemekte, ancak “şifre” de çözülememektedir. Şimdi kısaca soru şudur: ABD ve AB’nin Kürt sorununa böylesine ilgi göstermesinin, uluslararası destek sağlamasının ve iktidara getirdiği AKP’nin göz yaşartıcı “Kürt aşkının” amacı nedir?... Sorunun yandaşlarının tartışılan konunun üzerine biraz “Marksizm sosu” dökerek meselenin aslını gözden kaçırmalarının bu işten elde etmeyi umdukları kar marjı nedir?... Faşist MHP’nin bu süreçte oylarını beklenmedik biçimde artırarak, neredeyse tek başına iktidar olma yoluna yükselmesinin sebebi nedir, bu hızlı yükselişte “etnik” Kürt milliyetçiliğinin payı nedir?... Konunun anlaşılması için “Ulus” kavramının, “ulusalcılığın” Marksizm’in “sorun olarak” ve sınıf mücadelesi kapsamında irdelediği “Ulusal sorun”un açılımının, tarihsel kökenlerinin, sınıf ilişki ve çelişkileri kapsamında ve Marksizm’in verileriyle irdelenmesi gerektiği kuşkusuzdur.
Bu Emperyalist/Kapitalizmin ideolojik kuşatmasına karşı bir ideolojik direniş, devrimcilerin de ertelenmez görevidir. İkinci ve devam edecek bölümlerde konunun irdelenmesini sürdüreceğiz…